KİNETİK EVREN!

Telekinezi yolculuğunuzdan Notlar
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Sun's GirL
Mesajlar: 60
Kayıt: 31 Eki, 17:40

KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen Sun's GirL »

Madde ve Enerjinin Yeni Çehresi
Yazan: Prof.Dr. Osman ÇAKMAK

Çok küçüklerin dünyasına inme serüveninin başladığı 1930′ların başlarında, bilim adamları, artık maddenin ‘temel taşlarını’ bulduklarını sanmışlardı. Çünkü bütün maddenin atomlardan oluştuğu ve bütün atomların da; proton, nötron ve elektronlardan meydana geldiği biliniyordu. Artık; ‘temel parçacıklar’ olarak adlandırılan bu varlıklar, maddenin bölünemez nihaî öğeleri olarak görülmekteydi.
Ancak modern fizik alanında yaşanan iki önemli gelişmeyle; atomaltı parçacıkları, maddenin temel öğeleri olarak kabul etme eğilimi ortadan kalkmaya başlayacaktı. 1930′lu yıllarda kendini gösteren bu gelişmelerden biri tecrübî alanda, diğeri ise; fikrî ve teorik alanda ortaya çıkmıştı. Tecrübî alanda yapılmış olan keşiflerle, deneylerde kullanılan araç ve tekniklerin olağanüstü bir biçimde geliştirilmesiyle yepyeni parçacıklar ortaya çıkarılmıştı. Bu heyecan verici, yıllar süren ve yavaş yavaş ortaya çıkan araştırmalara göre, artık elde edilen parçacıklara ‘temel parçacık’ denilemeyeceği, hattâ bunların ‘temel’ olma özelliğine bile sahip olmadıkları anlaşılmıştı. Bilinen parçacık sayısı 1935 yılında yalnızca 6 iken, bu sayı 1955′te 18′e yükselmişti. Günümüzde ise; 200′ün üstünde ‘temel parçacığın’ varlığı tespit edilmiştir.

Klâsik fizik alanında bir nesnenin kütlesi yok edilemeyen ve parçalanamayan bir öz ile ilişkilendiriliyordu. Buna göre bütün nesneler bir tür ‘temel malzemeden’ meydana gelmekteydi. Ancak, ‘İzafiyet Teorisi’, madde hakkındaki görüşlerimizi çok derinden sarsarak değiştirmişti. Bu teori, kütlenin, ‘öz’ diye bir kavramla ilişkili olmadığını ve yalnızca enerjinin bir beliriş biçimi olduğunu gösteriyordu. Öte yandan enerji ise, aktivite, süreç ve hareketlilik ile ilişkili olan bir kemmiyetin ifadesiydi. Bir parçacık kütlesinin belirli bir enerjiye eşdeğer olması, söz konusu parçacığın statik ve durağan bir nesne olarak algılanamayacağı sonucunu doğurmaktadır. Buna göre bir parçacığın kütlesi, dinamik bir varlık olarak anlaşılmalıdır. Söz konusu enerji süreci kendisini ‘kütle’ biçiminde dışa vurmaktadır.

İzafiyet teorisinin en ilginç etkisi hiç kuşkusuz saf enerjiden nasıl madde elde edilebileceğinin açıklanması ile ortaya çıkmıştı. Maddeyi oluşturan unsurlar ya parçalanamaz ve değiştirilemez birimler olarak, ya da kaynaklarına indirgenebilecek birleşik nesneler olarak düşünülüyordu. Bu cümleden olmak üzere en temel soru, maddenin sonsuza kadar parçalanabileceği mi, yoksa sonunda en küçük ve parçalanamaz bir birime mi varacağı hususu idi. Ancak teorik fizikçi Dirac’in (1902-1984) buluşlarından sonra, maddenin bölünebilirliği sorusu, birdenbire yepyeni bir görünüme kavuşmuştu. Çünkü eğer herhangi iki parçacık yüksek hızlarla çarpışırsa, genelde ikisi de parçalanırlar, ama bu ‘artık’ parçalar, orijinal parçalardan daha küçük değildirler. Yani çarpışma ‘artıkları’ hareket enerjisinden (kinetik enerjiden) yararlanarak yeniden, aynı cinsten parçacıklar şeklinde oluşmaktadır. Böylece bölünebilirlik sorusu, hiç beklenmedik şekilde çözüme ulaştı.

Atomaltı parçacıkları parçalamanın yolu, onları yüksek enerjiler eşliğinde birbirleriyle çarpıştırmaktır. Böylece maddeyi sürekli bir biçimde parçalayabilmekteyiz. Ancak hiçbir zaman orijinallerinden daha küçük parçacıklar elde edemeyiz. Çarpışma işlemi için gerekli olan enerjiden faydalanılarak yeni yeni parçacıklar oluşturulabilir.

Bir çarpışma sırasında, çarpışan iki parçacığın enerjisi, yeni maddeleri teşkil edecek bir biçimde parçacıklar arasında yeniden dağıtılır. Eğer orada yeterince kinetik enerji var ise; çarpışma öncesine göre daha fazla sayıda parçacık ortaya çıkar. Böylece atomaltı parçacıkların aynı anda hem parçalanabilir ve hem de parçalanamaz olduklarını söyleyebiliriz.

Atomaltı parçacıkların çok yüksek enerjilerle çarpıştırılmaları metodu, fizikçilerin bu parçacıkların temel özelliklerini araştırmak yönünde kullandıkları en önemli metotlardan biridir. Bu nedenle parçacık fiziğine günümüzde ‘yüksek enerji fiziği’ denmektedir. Çarpışma deneylerini yapabilmek için gerekli olan kinetik enerji ise, çok büyük parçacık hızlandırıcıları kullanılmak suretiyle elde edilir. Bu makineler birkaç mil çapında, içinde protonların ışık hızına yakın bir hıza ivmelendirildiği ve daha sonra başka bir proton ya da bir notronla çarpıştırıldıkları büyük deney tüpleridir. Bu kadar büyük makinelerin sonsuz küçüklükteki nesneleri incelemek üzere kullanılmaları çok ilginçtir. Onlara, rahatlıkla günümüzün ’süper mikroskopları’ diyebiliriz.

1960 ve onu izleyen yıllarda bilim önemli hamlelere sahne olmuştu. Çünkü bu dönemde, atomaltı dediğimiz, ‘atomdan küçük’ boyutlarda keşfedilen parçacık sayısı 100′ü aşmıştı. Atomun yörüngesinde elektronlar, çekirdeğinde ise proton ve nötronlar vardı. Peki protonun içinde ne bulunuyordu? 1970 yılında İsviçre’de bulunan 27 km uzunluğundaki hızlandırıcı istasyonu CERN’de, protonla nötronun içinde kuark (quark) denilen zerrelerin bulunması, yeni bir gelişmenin başlangıcı olmuştu

Kuarkların elektrik yükleri ile protonun ve nötronun yük değerleri açıklanıyordu, ama; ‘kuvvet’in ne olduğu sorusuna cevap bulunamıyordu? Çekirdek içindeki protonları oluşturan kuarkları birbirine bağlayan güce ‘güçlü çekirdek kuvveti’ diyorduk. Bu kuvvet kuarkları birbirine nasıl yapıştırıyordu? İlerleyen seneler boyunca bu konu, esrarını koruyan bir düğüm olarak kaldı.

Sonuçta; kuvvetin ‘görünmez’ bir güç değil, aksine küçüçük tanecik ve zerreciklerden oluşmuş bir ‘özellik’ olduğu garip gerçeğiyle karşılaşıldı. Kuarkları birbirine bağlayan parçacıklar ‘gluon’lardı. Gluon yapıştırıcı demektir, zamk anlamına gelir. Gluonlar, kuarkları birbirine öylesine yapıştırıyor ve kenetliyordu ki, bildiğimiz en güçlü kuvvet olan nükleer kuvvet doğuyordu. Başka bir deyişle, güçlü çekirdek kuvvetinin özü ve esası gluon denen parçacıklardı.

Elektromanynetik kuvveti ‘taşıyan’ parçacıklar da bulundu. Onlara ‘foton’ denildi. Buna göre elektromanyetik kuvvet iki parçacık arasında gel-git yapan bir değişim etkisiydi. Bu demektir ki elektromanyetizma kuantlaşmış bir alan olup, kuvvetini, elektrik yükü bulunmayan ve spini bir (1) olan sezilgen (ışımayan) ancak hissedilen tanecikler aracılığı ile taşımaktadır. Zaten foton öteden beri biliniyordu da; protonla, elektron arasındaki çekim kuvvetinin fotonlarla gerçekleştiği bilinmiyordu. Fotonlar aynı zamanda ışığı oluşturan en küçük enerji paketleriydi.

Geriye radyoaktif bozulmayı kontrol altında tutan zayıf çekirdek kuvveti kalmıştı. Bu kuvvetleri taşıyan tanecikler de olmalıydı. Bu parçacıklara bozon adı verildi. Bozonların da üç tip olduğu anlaşıldı. Pozitif (W), negatif (W) ve nötr (W).

Böylece kâinattaki üç temel kuvvetin aslında parçacıklarla taşındığı ortaya çıktı. Tabiattaki en zayıf kuvveti, hepimizin bildiği yerçekimi kuvvetini taşıyan parçacıklar bir türlü keşfedilemedi. Bunların ismine graviton denildi. Bulunmasına kesin gözüyle bakılıyor ancak o hâlâ kendisini bir sır perdesi olarak saklamaya devam ediyor.

Atom içi parçacıklar mekân açısından kütleye sahip nesneler olarak, zaman açısından da kütle miktarında enerjiye sahip olaylar, hareketler olarak görünür. Yani mekânda gördüğünüz madde sabit değildir, zaman içinde, devamlı faaliyet ve hareket içinde değişmektedir. Bu durum parçacıkların sadece hareket etmediğini, aynı zamanda kendilerinin de hareketten ibaret kaldığını gösteren şaşırtıcı bir durumdur. Yani, maddenin varlığı ve maddenin hareketi birbirinden ayrılmamaktadır. Her ikisi de aynı mekânizma gerçeğinin, farklı cephelerinden ibarettir.

Parçacık fiziği bilimi; ‘kuvveti’ artık etki ettiği maddeler arasında bir enerji alışverişi mekânizması olarak görmekte ve bunun daha küçük ara parçacıkların yayılması ve emilmesinden kaynaklandığını kabul etmektedir. Meselâ yüklü bir tanecik bir foton yayarsa, enerjisinin bir kısmı fotona dönüştüğünden hareket durumu değişir. Eğer başka yüklü bir tanecik bu fotonu emerse, enerji kazanır, bu kazanım da onun hareket durumunu değiştirir. Burada iki parçacık arasındaki karşılıklı hareket değişmeleri ‘kuvvet’ olarak yansıdığından, biz bu foton alışverişlerinin toplam tesirini ‘kuvvet’ olarak idrak ederiz. Diğer bir ifadeyle, tanecikler arasında ‘haricî kuvvetler’ yok, sadece diğer bazı ara parçacıklar aracılığıyla süren karşılıklı tesirleşmeler vardır.

Kuantum mekâniği böylece atom içi olaylara alışık olmadığımız yaklaşımlardan birini daha ekliyor, ‘kuvvet’e böylece apayrı bir tarif getiriyordu. Aslında kuvvet diye bir şey yoktu kâinatta. Kuvvet, sadece küçücük tanecikler, zerrecikler ve ışınlardan ibaret bir şeydi. Bu demektir ki, taneciklerin birbiriyle etkileşimi ve ‘şuurlu’ haberleşmeleri ‘kuvvet’ adını verdiğimiz özelliği oluşturuyordu. Madde gibi kuvvetlerin de bizatihi bir ‘hakikatı’, ‘varlığı’ yoktu daha açık bir ifadeyle. Bu gerçeğin ortaya çıkması ise; en fazla maddeci ve determinist anlayışı rahatsız ediyordu. Çünkü bu muhteşem kâinatı meydana getiren ve ayakta tutan madde ve kuvvetlerin ‘başka bir hakikate’ dayandığı ve bir ‘kudret’ sahibine işaret ettiği daha belirgin bir hâl almıştı.

Âlemdeki sır perdelerini Kur’ân’ın bakış açısı ile aralayan Bediüzzaman Hazretlerine göre, ‘Kudretin vücudu, kâinatın vücudundan daha ziyade kat’i idi ve görünen her şey aslında o İlâhî Kudret’in delili ve göstergesidir’. Eşya ve kuvvetler O’ndan (hemeost) olup ‘O’ değildir. Bu gerçek, ‘Bütün mahlûkat, her biri, hem beraber, o kudretin mücessem kelimâtıdır.’ ifadesi ile vecizeleştirilmektedir. Olayların arkasında hükmeden kudrete; “dinamik süreç enerji kalıbı veya etki mekânizması” gibi ‘bilimsel isimler’ versek de, hiçbir sebebe bağlanamayan ve tek bir hakikata indirgenen etki mekânizmasının, ‘İlâhî Kudret’in bir tecellisinden başka bir şey olmadığı, gelişen bilimin aynasında daha net görülmeye başlamıştır.
Kullanıcı avatarı
Sun's GirL
Mesajlar: 60
Kayıt: 31 Eki, 17:40

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen Sun's GirL »

Şu an dünya üzerinde yaşayan çoğu insanlar nasıl bir evrende ve nasıl bir dünyada yaşadıklarının
pek farkında değillerdir.Gerek evrenin kendisi gerekse içinde yaşadığımız dünya, gerçekte inanılmaz
dengeler ve ince hesaplar üzerine oturtulmuştur.

İçerisinde yaşadığımız evrende inanılmaz hassasiyetteki dengeler daha ilk kozmolojik bulgularda kendini
göstermektedir. Bu hassas dengeleri evrenin kökeninden yani büyük patlama " Big bang " den başlayarak
tek tek ele alacağım.

Çok değil yanlızca 1900 lü yılların başında evrenin sabit ve sonsuz olduğu kabul ediliyordu.O zamanlarda
tüm çevreler tarafından kabul gören bu teoriye göre evrenin sonu yoktu.Sonsuz bir büyüklüğe sahip olan
evren ezelden beri vardı ve gelecektede varlığını sonsuza kadar sürdürecekti.

Bu teori ta ki " Albert Einstein " ın genel görelilik kuramını ortaya koyuncaya dek kabul gördü.
Albert Einstein yaptığı hesaplamalar neticesinde evrenin aslında sonsuz değil, aksine bir başlangıcının
olduğunu ve evrenin" Statik " değil " Kinetik " bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyordu. Fakat Einstein,
o zamanLarda tüm çevreler tarafından kabul gören " Sabit evren " modelinin doğru olduğunu varsayarak,
ortaya çıkardığı sonuçları bu modele uydurmaya çalışıyordu.

Çok geçmeden evrenin sabit olmadığını ve sürekli bir devinim içerisi olduğu anlaşılacak ve Einstein
kariyerinin en büyük hatasını, yani kendi sonuçlarını " kozmolojik sabit " rakamıyla sabit evren modeline
tatbik etmeye çalıştığını itiraf edeckti.

Gerçektende evren Einstein'in hesapladığı gibi sürekli bir hareket içerisindeydi.Ve evren genişlemekteydi.
O halde evren genişliyorsa bir başlangıcı olmalıydı.Bu teoriden yani " Kinetik evren " teorisinden den yola
çıkılarak dev teleskoplar yapılmış ve evrenin gerçektende genişlediği ispatlayan deliller ortaya konulmuştur.

1950 li yıllarda Edwin Hubble adlı bir bilim adamı, dev bir teleskopla uzayı incelerken galaksilerin yaydığı
ışıkların sürekli olarak kırmızıya kaydığını farketti.Hubble, o zamana kadar evrenin genişlemesi üzerine
en büyük ispatlardan birini keşfetmiş oldu.

Kızıla kaymanın anlamı :

Günlük hayatımızda sık sık karşılaştımığımız olaylardan biriside " Doopler " olayıdır.

Siz yolda yürürken arkanızdan, içinden yüksek bir gürültüyle müzik sesi yayılan bir araba yaklaşmaktadır.
Araba sizin yanınızdan geçip uzaklaşmaya başladıkça, arabadan kulağınıza gelen müziğin tonu boğuklaşmaya
başlar.

İşte bu bir doopler olayıdır.Bu olayı şekille açıklamaya çalışalım.

A noktasında bulunan bir kimsenin kulağına gelen ses dalgalarının boyu, B noktasında bulunan bir kimsenin
kulağına gelen ses dalgalarının boyundan daha kısadır.Dolayısıyla A noktasındaki kişi arabadan gelen müziğin
sesini daha tiz olarak duyar.Fakat B noktasındaki kişi sesi biraz daha boğuk yani diğer bir deyimle biraz daha
kalın olarak duyar.Yeşil ok arabanın ilerleme yönünü göstermektedir.

Dalgaların, yayıldığı kaynağın hızına bağlı olarak boyunun değişmesinin nedeni ise, dalganın bulunduğu ortamda
ancak belirli bir hızla ilerleyebilmesinden dolayıdır.Durum böyle olunca ses kaynağının, hızına bağlı olarak hemen
önünde oluşturduğu dalgalara yetişme durumu vardır.Kaynak durmadan dalga üretmekte, üretilen bu dalgalarda
hemen önünde ilerleyen diğer dalgalara yetişmektedir.Dolayısıyla bir " Dalga sıkışması " meydana gelmektedir.
Eğer ses kaynağı hiç hareket etmeseydi, A noktasındaki ile B noktasındaki kişiler sesi aynı tonda duyacaklardı.

Işıkta bir dalga hareketidir.Dolayısıyla ışık dalgalarını üreten bir kaynak eğer hareket halindeyse, bu kaynağın
hemen önündeki ışık dalgaları sıkışmış, kaynağın arkasındaki dalgalar ise genişlemiş bir durumda olacaktır.

Galaksiler birer yıldız kümeleridir ve yıldızlar vasıtasıyla ışık saçarlar.Eğer bir galaksi hareket ediyorsa galaksiye
önden bakan bir kimse galaksiden gelen ışığı mavi, galaksiye arkadan bir kimse ise galaksiden gelen ışığı kırmızı
olarak görecektir.

Teleskopla uzayın derinliklerine bir göz atma şansınız olsaydı gözlemlediğiniz galaksilerden gelen ışığı kızıla kayan
bir tonda olarak görmiş olacaktınız.Kırmızı ışığın dalga boyu insan gözüyle görülebilen ışın en uzun dalga boyuna sahip
olan ışıktır ve dalga boyu 7500 angströmdur.Mavi renk ise görünen ışığın en kısa dalga boyuna sahip ışık olup dalga
boyu 4500 A dur.Bundan da anlaşılacağı gibi ne yöne bakarsak bakalım galaksilerin bizden uzaklaştığını görürüz.

Galaksilerin birbirlerinden uzaklaşmasının farkına varılmasından sonra evrenin genişlemekte olduğu anlaşılmıştır.
Eğer evren patlayarak genişlemeye başladıysa, patlamadan arta kalan " Kozmik Radyasyon " un evrenin her yerinde
sabit olması gerekirdi.Bu kozmik radyasyon 1965 li yıllarda iki amerikalı bilim adamı tarafından tesadüfen
keşfedilmiştir.Bu kozmik artıklara bir örnek verecek olursak şu anda odalarımızın içine kadar giren ve
televizyonlarımızda kar tanesi gibi cızırtılara neden olan ışınları verebiliriz.Bu artık radyasyonu gözönünde
bulunduran bilim adamları özel geliştirilmiş teleskoplarla kainatın 3 boyutlu bir haritasını çıkarmıştır.

Çıkarılan 3 boyutlu haritalarda bilim adamları, gerçektende beklenildiği gibi evrenin her bölgesine eşit olarak
dağılan bir radyasonun kalıntısını buldular.

Bu gelişmelerle birlikte " Big Bang " teorisi kesinlik kazanmaya başlamıştı.
Fizikçiler çalışmalarını dahada ilerleterek patlamanın hangi noktada başladığı üzerine hesaplamalar
yapmaya başladı. Ünlü bir fizikçi olan Stephen Hawking, evrenin başlangıç noktasının yani Big bang ' in
büyük bir hassasiyetle hesaplandığını açıklamıştır.

Peki Big Bang hangi noktadan başlamıştır ?

Fizikçilerin, Big Bang'in bir tekillikten meydana geldiğini matematiksel olarak ortaya koymaları ise oldukça
şaşırtıcıdır.


Çıkarılan 3 boyutlu haritalarda bilim adamları, gerçektende beklenildiği gibi evrenin her bölgesine eşit olarak
dağılan bir radyasonun kalıntısını buldular.

Bu gelişmelerle birlikte " Big Bang " teorisi kesinlik kazanmaya başlamıştı.

Fizikçiler çalışmalarını dahada ilerleterek patlamanın hangi noktada başladığı üzerine hesaplamalar yapmaya başladı.

Ünlü bir fizikçi olan Stephen Hawking, evrenin başlangıç noktasının yani Big bang ' in büyük bir hassasiyetle
hesaplandığını açıklamıştır.

Yapılan hesaplamalar neticesinde evrenin patlama noktasındaki kütlenin bir nokta olduğu sonucuna varılmıştır.

Noktanın fiziksel anlamı ise " 0 " hacimdir.Yani " Mo " başlangıç kütlesini belirtmek üzere Mo = 0 çıkmıştır.Bunun
anlamı ise içinde yaşadığımız evrenin başlangıç noktası bir hiçliktir.Yani yoktan yaratılmıştır.

Big Bang'in kesinlik kazanmasından sonra galaksilerin neden birbirlerinden uzaklaştığı anlaşılmıştır.Büyük patlama neticesinde herbir atom ve ardından oluşan herbir yıldız ve galaksiler birbirlerinden uzaklaşmaktaydılar.Galaksiler birbirlerinde uzaklaştığından dolayı teleskoplar hangi galaksiye çevrilirse çevrilsin, galaksilerden gelen ışıklar daima
kırmızı olarak görülür.
Kullanıcı avatarı
Sun's GirL
Mesajlar: 60
Kayıt: 31 Eki, 17:40

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen Sun's GirL »

Big Bang deki Hassasiyet

Big bang yani büyük patlama zannedildiği gibi sıradan bir patlama değildir.

Yapılan fiziksel hesaplar patlamanın inanılmaz bir hesaplama üzerine oturtulduğunu göstermektedir.

Hesaplamalar şu sonuçları vermiştir.

Patlama, saniyenin milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyonda biri kadar inanılmaz bir kısa
zaman zarfı içerisinde meydana gelmiştir (10 üzeri - 43 saniye).

Bu kadar kısa zaman zarfı içerisinde meydana gelen Big bang, eğer daha uzun bir zaman zarfı içerisinde
meydana gelmiş olsaydı (örneğin 10 üzeri - 42 saniye) evren patlamadan hemen sonra içerisine göçecekti.

Eğer patlama, bu kısa zaman zarfından daha kısa yani daha şiddetli bir şekilde meydana gelseydi (10 üzeri -
44 saniye gibi) o zamanda doğacak evrende ne bir yıldız nede bir galaksi meydana gelecekti.

Anlaşılacağı gibi Big bang gerçektende akıl almaz bir hassasiyetle hesaplanmış bir patlamadır.Öyleki bu
hassasiyetler Big bang lede sınırlı değildir.

Patlamadan sonra doğan 4 temel fizik kuvveti (Kuvvetli nükleer kuvvet, Zayıf nükleer kuvvet, Elektromanyetik
kuvvet ve Yer çekimi kuvveti) atomların birbirleri arasında mükemmel bir denge doğmasına neden olmuştur.

Maddeyi meydana getiren temel yapı olan atomun protonları ve elektronları arasında tıpkı Big bang deki gibi
çok hassas bir etkileşim vardır.Bu etkileşimdeki en ufak bir değişme atomun yapısını bozmakta dolayısıyla
yıldızların oluşumu, galaksilerin doğumu ve canlılığın meydana gelmesini temel basamaklardan engellemektedir.

Uzay gerçektende akıl almaz bir büyüklüğe sahiptir.Işık hızı saniyede 300.000 km yol almaktadır.Güneş
sisteminin içinde bulunduğu samanyolu galaksisinin çapı ise yaklaşık 250 bin ışık yılıdır.(Işık yılı ışığın
biryılda aldığı yoldur).Uzayda ise milyarlarca galaksi vardır.Ve uzaya derinlemesine bakıldığında ise galaksi
ve yıldızlar çok dağınık bir şekilde görülürler.Fakat galaksilerin aralarında muhteşem dengeler olup Big bang den
sonra nasıl meydana geldikleri halen açıklık kazanamamıştır.

galaksiler sizlere oldukça dağınık olarak konumlanmış gibi gelsede aslında aralarında inanılmaz bir düzen vardır.Büyük fizikçilerden Albert Einstein, karşılaştığı bu muazzam hassasiyetteki dengeler neticesinde evrenin ancak yaratılarak meydana gelebileceğini söylemiştir.

Gerek Big bang'in hassasiyeti, gerek galaksiler arası hassas dengeler ve gerekse güneş sistemi ile dünya arasındaki muhteşem matematik hesaplar, evrenin tesadüfen oluşabileceği fikrini geçersiz kılmaktadır.
Kullanıcı avatarı
Sun's GirL
Mesajlar: 60
Kayıt: 31 Eki, 17:40

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen Sun's GirL »

GÜNEŞ SİSTEMİMİZDEKİ HASSAS DENGELER

Dünyamızında içinde bulunduğu güneş sistemi olağan üstü bir denge durumu içerisindedir. Bu dengeler,
güneşin derinliklerinden dünyadaki magma tabakasına kadar her noktada kendisini göstermektedir.

Güneşin merkezi yaklaşık 20 milyon santigrat olmasına karşın dış yüzeyi 5800 C dir.

Güneş'in bu özelliğinden dolayı, yaydığı yaydığı ışıkların dalga boylarının %80'i 4500 A - 7500 A arasındadır.

4500 A ile 7500 A dalgaboylarındaki ışık ise tam yaşam için ideal sınırlardadır.Bu dalboyları aralığı gerçektende
mucize denilebilecek bir sınırdadır.

Yıldızlar gözle görülebilen ışığın (4500 A - 7000 A) yanında gözle görünemeyen, kızıl ötesi ve mor ötesi dalga
boylarında ışıklarda yayarlar.

Bir yıldızın yayabileceği değişik dalga boylarına sahip ışık tayfının adeti ise 10 üzeri 23 dir.Yani milyar tane
milyar tane milyon adet ayrı dalga boylarına sahip ışık yayarlar.

Yıldızlar bu kadar fazla çeşitte ışık yayabilmesine karşın bizim yıldızımız güneş ise bu milyar tane milyar tane
milyon adet farklı dalga boyuna sahip ışık arasından ekseri olarak yaşam için gerekli olan 4500 A - 7500 A
aralığındaki görünür beyaz ışığı yayar.Görünür ışık, 10 üzeri 23 adet değişik dalga boylarına sahip ışık tayflarından
yanlızca küçük bir aralığını teşkil eder.

Dahada inanılmaz olan bir gerçek ise dünya üzerindeki yaşamın yanlızca bu dalga boyları arasında mümkün
olabileceğidir.Bu sınırlar dışında kalan kızılötesi, radyo dalgaları, infrared, morötesi ve X ışınları gibi daha bir
çok ışık türü, yıkıcı etkilerinden dolayı yaşama izin vermemektedir.

Bunun yanında dünya ile güneş arasındaki mesafede çok kritik bir değerdedir.Güneş ile aramızdaki mesafe
yaklaşık 150 milyon km olup bu mesafenin kısa veya uzun olması durumunda dünya ya bir cehenneme dönecekti
yada devasal bir buz kütlesine.

Dünyaya doğru

İçerisinde yaşadığımız mavi gezegen " Dünya ", araştırmalar derinleştirildikçe her geçen gün bilinmeyen bir
özelliğinin ortaya çıktığı mükemmel bir gezegendir.

Şekilde de görüldüğü gibi dünya, kabaca dıştan içe doğru atmosfer, litosfer, manto ve çekirdekten oluşan
katmanlardan meydana gelir.Çekirdek yapısı itibariyle çok fazla miktarda ağır metalleri içerir.Bu metalerin başında
ise " Fe " yani demir gelir.

Bildiğiniz gibi dünyanın dönüş hızı yaklaşık 1300 km/h dir ve bu hızla 24 saatte 1 tur döner.Size oldukça basit
gelen bu bilgi aslında çok hassas bir hesaplama üzerine oturtulmuş inanılmaz bir koruma sistemini temsil etmektdir.

Dünyanın çekirdeğinde bulunan ağır metaller, dünyanın dönüş hızına paralel olarak manyetik bir alan
doğurmaktadırlar.Bu manyetik alan dünyanın etrafında tıpkı örtü gibi bir bant oluşturur.

Bu manyetik alan, dünyadaki yaşamın devamlılığı için gerçekten inanılmaz bir görevi yerine getirmektedir.

Güneşte, belirli zaman aralıklarında patlamalar meydana gelmekte ve bu patlamalar neticesinde yüksek
enerjili proton ve elektron zerrecikleri dünyaya doğru büyük bir hızla saçılmaktadır.Bu proton ve elektron akımına
" Güneş rüzgarları " denilmektedir.

Eğer dünyanın etrafında, hassas dönüş hızından doğan manyetik alan olmasaydı, bu yüksek enerjili proton ve elektron zerrecikleri atmosferi delip geçerek yeryüzüne kadar ulaşacak ve canlılığın sonunu getirecekti.

Burada muhteşem olan hassasiyet ise dünyanın dönüş hızındadır.Eğer dönüş hızı daha düşük bir
hızda seyretseydi, doğacak manyetik zayıf olacak ve proton - elektron bombardımanına karşı koyamayacaktı.
Eğer dünyanın dönüş hızı biraz daha hızlı seyretseydi, bu seferde doğacak kuvvetli manyetik alanlar canlılığı
olumsuz etkileyecek ve aynı zamanda atmosferin aşırı hareketine neden olup yüksek hızlarda esen tufan ve
kasırgaları meydana getirecekti.

Gördüğünüz gibi dünyanın sadece dönüş hızı bile muhteşem bir hesap üzerine oturmuştur.

Güneşten gelen proton ve elektron bombardımanı manyetik alan tarafından ekvator hizasında engellenince,
kuzey ve güney kutuplarına doğru yönelmeye başlar.

Ve nihayetinde kutuplardan atmosfere nüfus edebilen bu partiküller, görsel bir tabiat harikası olan
" Kutup ışıkları " nı meydana getirirler.

Bu partiküller yüksek hızda atmosfere girdiği zaman atmosferin üst tabakalarındaki moleküllere çarparak
enerji açığa çıkmasına neden olur.Partiküller, moleküllere çarptığında, elektronlarını bir basamak yukarı
sıçratırlar.Bu elektronlar tekrar alt basamağa inerken, basamaklardaki enerji farkı kadar ışık saçarlar.
Kullanıcı avatarı
Sun's GirL
Mesajlar: 60
Kayıt: 31 Eki, 17:40

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen Sun's GirL »

MAVİ KALKANIMIZ ATMOSFER

Atmosfer gerek fonksiyonları gerekse kimyasal bileşimiyle yaşam için gerekli mükemmel bir örtüdür.

Yukarıda güneşten gelen yaşam için gerekli ışığın çok dar bir aralıkta bulunduğunu belirtmiştik.Atmosfer
ise bu mucizeyi ikiye katlamaktadır.

Atmosferde " Ozon " tabakası adı verilen ve kimyasal formülü O3 olan gaz kütlesi, güneşten gelen bu dar
aralıktaki ışığın geçişine izin vererek yaşam için zararlı X ışınlarını, gama ışınlarını ve diğer zararlı tüm ışınları
absorbe etmektedir.

Ozon tabakasının diğer 10 üzeri 23 adet ışığı geçirmeyerek yanlızca yaşam için gerekli 4500 - 7500 A aralığındaki
görünür ışığı geçirmesi gerçekten bir mucizedir.

Bunun yanında atmosferin Troposfer, Stratosfer, İyonosfer, Termosfer gibi diğer tabakalarınında yer yüzündeki
yaşam için ayrı ayrı görevleri vardır.

Örneğin stratosfer tabakası yani en alt tabaka, içerdiği elementlerin yüzdeleri bakımından yaşam için ideal bir
gaz karışımı oluşturmaktadır.

Bildiğiniz gibi doğa olaylarının cereyan ettiği ve havasını soluduğumuz Stratosfer % 21 oranında oksijen, % 78
oranında Azot ve % 1 oranında Karbondioksit ihtiva etmektedir.Bu hassas oranda bulunan gazlardan birisinin veya
bir kaçının fazla veya eksik olması durumunda canlılık üzerinde yok edici etkiler meydana getirecekti.

Örneğin oksijenin fazla olması durumunda herşey kolayca tutuşabilecekti.Eğer azot miktarı fazla olsaydı canlılık
için gerekli olan metabolik olaylar olumsuz yönde etkilenecekti.Bu gazlardan biri veya birkaçının az olması durumunda, yaşam yine aksi yönde olumsuz etkilenecekti.

Havasını soluduğumuz atmosfer, içinde yaşadığımız bu hava katmanları görevlerini kusursuz bir biçimde yerine
getirerek tabii dengelerin korunmasına yardımcı olmaktadırlar.

Haşmetli dağlar :

Dağlar, insanlara sıradan birer yeryüzü şekilleri gibi gelsede, şu an evlerimizde rahat bir şekilde yaşamamızı azametli dağlara borçluyuz.

Dağların yeryüzü üzerinde görünen yükseltilerinin bir simetrisi, yerin derinliklerine doğru uzanmaktadır.
Örneğin dünyanın en yüksek yeri olan " Everest " dağının yüksekliği 9000 metredir.Everest dağının yerin altına
doğru olan uzantısının derinliğide 9000 metredir.

Dağlar, bu özellikleri sayesinde yeryüzünde her 5 - 10 dakikada bir şiddetli depremlerin meydana gelmesini
engellerler.

Dağların bu şekilde (yerin altına girinti yaparak) depremi engellediklerini daha iyi anlamak için bir örnek verelim.

Elinizde iki adet geniş levha şeklinde tahta olsun ve siz bu tahtaları üst üste koyarak birbirlerine çivilemiş olun.

Bu örnekte tahtaları birer yeryüzü tabakası, çivileride birer dağ gibi düşünebilirsiniz.

Nasıl ki tahtalar birbirlerine çivilendiği zaman üzerlerinden kayıp gidemiyorsa aynı şekilde dağların " Kazık " etkisiyle yeryüzündeki tektonik tabakalarda şiddetli depremlerin meydana gelmesi engellenir.

Jeologlar araştırmalarını derinleştirerek bir hayli ilginç bir sonuçla karşılaşmışlardır.

Bugün yer yüzündeki gölleri, denizleri, okyanusları ve akarsuları meydana getiren ana etmenin " Volkan " lar
olduğu anlaşılmıştır.Volkanik dağlar, magma tabakasında sıvı halde bulunan metal ve kayaçların dünyanın
tabakalarından çatlak bir yol bularak yeryüzüne ulaşması ile oluşurlar.

Volkanik dağardan, lavların yanında bol miktarda su buharıda atmosfere karışır.Bu su buharı oldukça fazla
miktarlarda bulutları meydana getirmiş ve nihayetinde yağmurların yağmasıyla yeryüzü hayat bulmuştur.
Eğer dünya oluşumu sırasında fazladan su buharını atmosfere vermemiş olsaydı bugün yeryüzünde canlılar
aleminden söz edemeyecektik.

Okyanus ve denizlerin karalara oranı bile oldukça şaşırtıcıdır.Öyleki okyanus ve denizlerin karalara oranı
3 te 2 den daha az olsaydı şu an dünya üzerinde çöl iklimi yaşanacaktı.Eğer 3 te 2 den fazla olsaydı bu seferde
aşırı yağmurlardan sel baskınları ve erezyonlar meydana gelecek hayat olumsuz olarak etkilenecekti.

Dünyanın devinimi esnasında volkanik dağlardan püsküren su buharı miktarı, bugün yeryüzünde yaşamı daimi
ve dengede tutan optimum miktardır.

Kainatın başlangıcı olan büyük patlamadan yer küremizin derinliklerine kadar olan göz alıcı dengeleri teker teker
ele almaya çalıştık.

Çoğunu görmekteyizki kainatta her bir varlık, her bir varlığın evamı içindir.Devamlılık, bu bütünlüğe bağlıdır.

Sabah erkenden kalkıp işyerlerimize veya okullarımıza giderken, veyahut seyahate çıkarken yada spor yaparken
içinde yaşadığımız dünyanın ve evrenin ne kadar harikulade bir yapıya sahip olduğunu bilmeyiz.Sadece yaşarız.

Evlerinizde yaşayan en küçük mikroorganizmalardan, devasal memeli hayvanlara, dağların doruklarından okyanus
tabanlarına kadar, kısacası yer küremizden, bizlere en uzak galaksilere kadar aklınıza gelebilecek her yerde
kusursuz bir düzenin varlığına ilerleyen bilim ve teknoloji ışığında şahit olmaktayız.
Kullanıcı avatarı
Sun's GirL
Mesajlar: 60
Kayıt: 31 Eki, 17:40

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen Sun's GirL »

ZAMAN KAVRAMI VE İKİZLER PARADOKSU


Zaman kavramının tam olarak anlaşılması, özellikle fizik biliminde pozitif bağlamda çok büyük bir sıçrayışa

vesile olmuştur. Simetrik bir devinim olan güneşin doğması ve batması (Gündüz-gece) olayı insanoğlunun

ezelden beri aşina olduğu bir kavram olduğundan pratik hayatında kullandığı birçok olguyu bu kavram

doğrultusunda sıraya yerleştiriyordu. Mesela sabah koyunlar otlaklara çıkartılır akşam yatılır gibi.

Gündüz-gece kavramı zaman kavramının ilk tohumudur diyebiliriz. Daha sonraları insanoğlu çok özel durumlarla

karşılaşmış ve o an yaşadıkları zamanı veya daha önce yaptıklarını ya da daha sonra yapacaklarını zaman

kavramı altında tanımlama gereği duymuştur.


Böyle bir kavram oluşturmak içinde herkse göre sabit bir niceliği zaman ölçüsü olarak tanımlamak gerektiğini

fark etmiştir. Bu doğrultuda 1960 yılından önce, zaman standardı “ortalama güneş günü” cinsinden hesaplanmıştır.

Ortalama güneş saniyesi bir güneş gününün (1⁄60)(1/60)(1/24)’ü olarak alınmıştı.[1] Ama bu kavram

gelişen teknoloji karşısında yetersiz kalmış, hassasiyetini gelişen teknoloji karşısında günden güne kaybetmiştir

bunun üzerine bilim adamları 1967 yılında zaman kavramı için yeni bir sabit geliştirmişlerdir: Atomik saat.

Bu olguya göre sezyum atomunun 9 192 631 770 defa titreşim yaptığı süreye 1 saniye denilmiştir. Çok kesin ve

net gibi gözüken bu tanım şimdiki zamanlarda gelişen nano –teknolojinin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır.



Modern fizikte zaman kavramının önemi Einstein ile beraber ortaya çıkmıştır. Einstein’dan önceleri geçerli olan

Newton fiziği uzay-zamanı ayrı ele alarak, zamanı; evrenin her noktası için mutlak kabul etmekte ve zamanın

bütün referans sistemlerinden bağımsız olduğunu söylemekteydi. Einstein bu kavramın yanlış olabileceğini

daha o günlerde kestiriyordu. Işık hızı ve zaman arasında bir kopma noktası olabileceğini düşünen Einstein bu

düşüncesini bazı örneklerle desteklemeye çalıştı. Mesela bir saat kulesinin yakınlarında olduğunu tasavvur

eden Einstein, saat kulesinin tam 12 yi gösterdiğini varsaymıştır. O saat kulesinin Einstein’a saatin tam 12’i

olduğunu göstermesi, ışık ışınlarının önce saat kulesine ve oradan da Einstein’ın gözlerine yansıması demektir.

Ama burada bir gariplik vardır; ışık ışınları tam saat kulesindeyken de Einstein’ın gözlerine gelirken aldığı yol

boyunca da dahil olmak üzere bütün bir zaman aralığında hep aynı bilgiyi taşıdığını (saatin 12 olduğu bilgisi)

görmüştür ve ışık ışınları için zamanın durduğu sonucuna ulaşmıştır. Einstein “eğer o ışık ışınının üzerinde yolculuk

yapsaydım dünyayı nasıl görürdüm” diye düşünür ve bu düşüncesinde yıllar sonra bulacağı özel görelilik teorisinin

altyapısı bulunduğu açıkça görülmektedir.



Einstein özel görelilik teorisinde kısaca; evrende hiçbir ivmeli hareket eden nesnenin ışık hızına ulaşamayacağını

söyler. Einstein bu durumu şöyle özetlemektedir; “Görelilik kuramına uygun olarak m kütleli bir maddeciğin

kinetik enerjisi m.v²/2 ifadesiyle değil, mc²/√1-v²/c² ifadesi verecektir. V hızı, c ışık hızına yaklaştıkça,

bu ifade de sonsuza yaklaşmaktadır. Bu yüzden, ivmeyi yaratmak için kullanılan enerji ne kadar büyük olursa

olsun, hız her zaman c’den küçük kalmalıdır.”Yani yeterli güçte bir roket yaptığımızı düşünelim. Işık hızına çok

yakın hızlara ulaşmamıza rağmen hızı arttırmakta ısrar ettiğimiz taktir de verdiğimiz enerji sürekli olarak kütleye

dönüşecektir. Başka bir deyişle kütlesi olan hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz. Zaten ışığı oluşturan

taneciklere(fotonlara) baktığımızda kütlesiz olduklarını gözlemleriz.


Ayrıca fotonlar ışık hızında hareket etmeleri zamanlarının olmaması anlamına gelir yani sıfır zamanda hareket

ederler. Görelilik teorisiyle birlikte zamanın göreceli bir kavram olduğu ortaya çıkmış ve yepyeni bir

bilimin(modern fizik) kapısı aralanmış oldu. Einstein’ın 1905 yılında ileri sürdüğü özel göreliliğin iki postülasının(1)

Birbirlerine göre düzgün doğru hareket yapan tüm gözlemciler için ışık hızı aynıdır. 2) Birbirlerine doğru

hareket halindeki tüm gözlemciler için fizik kanunları aynıdır.) yanı sıra evrendeki bilinen 3 boyut haricinde

birde zaman boyutunun olduğunu ortaya koyması fizik dalındaki en büyük devrim olarak nitelendirilmektedir.



Şimdi zamanın göreceliği kavramını en iyi şekilde özetleyen ve çok popüler bir örnek olmasına rağmen hala

kavram hatalarının yapıldığı ikizler paradoksuna Richard GOTT’un özgün anlatımıyla bakalım: “İkiz kız kardeşler,

Dünya ve Evren (orijinali Earth ve Astra’dır.) bu paradoksun klasik örneğidir. Tahmin ettiğiniz gibi Dünya

Dünya’da kalır, Evren ise bir roketle ışık hızının %80 hızıyla Alpha Centauri yıldızına gider. Alpha Centauri

Dünya’dan 4 ışık yılı uzaklıkta olduğuna göre, Evren’in oraya varışı 5 ışık yılı sürer. Evren’in saati Dünya’nın

saatine göre %40 daha yavaş ilerler, Bu nedenle Evren bu yolculukta sadece 3 yıl yaşlanırken; Dünya, Evren’in

yıldıza varışını 5 yıl olarak ölçer. Evren, Alpha Centauri’ye ulaştığı anda yön değiştirir ve yine ışık hızının %80’i

bir hızla geri döner. Dönüş yolculuğu yine aynı şekilde Dünya tarafından 5 yıl, Evren tarafından da 3 yıl olarak

ölçülür. Sonuç olarak Evren Dünya’ya vardığında; kendisinin toplam 6 yıl, Dünyanın ise toplam 10 yıl yaşlandığını

görür. Yani Evren dünya zamanına göre 4 yıl ileri gitmiştir. İşte paradoks tam bu noktada ortaya çıkar. Evren

ışık hızının %80’i hızla Alpha Centauri’ye doğru giderken, roketin camından bakıp, aslında Dünya’nın ışık

hızının %80 hızıyla gittiğini ve kendisinin sabit durduğunu ileri sürebilir. Bu düşüncedeki yanlış şudur;

İkiz kardeşler aynı deneyimleri yaşamadılar. Dünya’da bulunan Dünya, yön değiştirmeksizin sabit bir hızla

hareket eden bir gözlemci(Dünya’nın Güneş etrafındaki hızı ihmal ediliyor) olduğundan Einstein’ın ilk

postülasını sağlar(postülayı hatırlayalım: Birbirine göre düzgün doğru hareket yapan tüm gözlemciler için

ışık hızı aynıdır). Buna karşın Evren, yön değiştirmeksizin sabit hızla hareket eden bir gözlemci değildir.

Evren, Alpha Centauri’ye vardığında yön değişitirir. İşte üzerinde durulması gereken en kritik nokta

“yön değiştirme” olgusudur. Şimdi Evren’in bu yolculuk sırasında neler düşündüğüne bakalım: Evren, Alpha

Centauri’ye doğru giderken camdan bakar ve Dünya’nın ışık hızının %80 i hızla hareket ettiğini görür.

Alpha Centauriye vardığında saatine bakar ve 3 yıl geçtiğini görür, bunun üzerine ışık hızının %80’i hızla

hareket eden Dünya’daki Dünya’nın kaç yıl yaşlandığını bulmak için işlem yapar ve çıkardığı sonuç 1,8 yıl olur.

Yani kendisi 3 yıl, Dünya ise 1,8 yıl yaşlanmıştır Evrene göre. Alpha Centauriye vardığında Evren konumunu

Dünyaya doğru çevirir. İşte tam bu yön değiştirme hareketini yaptığı anda uzay-zamanı farklı bir eğimle diler

ve aslında hareket edenin kendisi olduğunu algılar. Dönüş yolu boyunca yine ışık hızının %80’i hızla hareket eden

ve Dünya’ya varan Evren, yaptığı hesaplar sonucunda dönüş yolu boyunca Dünya’nın 8,2 yıl dolayısıyla

8,2(dönüş) +1,8(gidiş) olmak üzere toplamda 10 yıl yaşlandığını kendisinin ise 3+3 yıl olmak üzere 6 yıl

yaşlandığı sonucuna varır. Görüldüğü gibi ortada paradoks yoktur. Evren’in Dünya’daki olayların eş zamanlı

olduğuna dair olan fikri “dönüş hareketi” sonrasında tamamen değişir ve aslında hareket edenin kendisi

olduğunu algılar. Yani böylece her iki kardeşinde yaşları hakkındaki hesaplarının doğru olduğu ortaya çıkar.”

Burada da çok net bir biçimde görüldüğü üzere zaman göreceli bir kavramdır. Ama bu görelilik fizik yasalarını

kesinlikle etkilememektedir. Fizik yasaları sahip oldukları simetri sayesinde(o da belki bir başka yazının konusu

olabilir) her koşulda kesinliğini muhafaza etmektedir.



Şu unutulmamalıdır ki, eğer hız, zaman gibi kavramlardan bahsediyorsak anlam kargaşasını önlemek için

mutlaka bir referans noktası belirtmeliyiz. Kim bilir beklide zaman kavramını daha ayrıntılı bir şekilde

anlayabilirsek birçok bilim adamının ve bilim-kurgu yapımcısının fantezisi olan geleceğe ve geçmişe yolculuk

rutin yapılan işlerden birisi olacaktır.



Serway, A.Raymond, Beichner, J.Robert, Fizik1, sf.5, Palme yayıncılık
Kullanıcı avatarı
multiplayer1
Mesajlar: 799
Kayıt: 21 Ara, 13:11
Konum: Denizli

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen multiplayer1 »

biz bilimle açıklamaya çalışıyoz ama telekineziyi kabul eden fizikçi yok xD
çünkü fizikbilimciler raflardaki cilt cilt kitaplardan başka bişeye inanmıyolar..!
Kullanıcı avatarı
dramakolimelan
Mesajlar: 166
Kayıt: 09 Şub, 22:33

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen dramakolimelan »

bişi dimmi bu olayları kuantum fiziğiyle açıklayan bisürü fizikçi war...bisürü araştırmalar war filmler vs war what the bleep down the rabbit hole mesela telekinezi diil direk açıkladığı ama düşünce gücünle sahip olduğun enerjiyle herşey yapabilirsin diyoki bu telekineziye cıkıyo sanırsam dimi :?:
Kullanıcı avatarı
multiplayer1
Mesajlar: 799
Kayıt: 21 Ara, 13:11
Konum: Denizli

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen multiplayer1 »

dramakolimelan yazdı:bişi dimmi bu olayları kuantum fiziğiyle açıklayan bisürü fizikçi war...bisürü araştırmalar war filmler vs war what the bleep down the rabbit hole mesela telekinezi diil direk açıkladığı ama düşünce gücünle sahip olduğun enerjiyle herşey yapabilirsin diyoki bu telekineziye cıkıyo sanırsam dimi :?:
bi bakıma telekinezi denilebilir...
Kullanıcı avatarı
DoGuKAN
Mesajlar: 322
Kayıt: 29 Ağu, 00:30
Yaşadığınız İl: 33 Mersin

Re: KİNETİK EVREN!

Okunmamış mesaj gönderen DoGuKAN »

Big Bang'in Büyük Bir Tehlikesi Bir Kara Delik Ortaya Çıkabilir

Kıyamete Kalmadan Dünyayı Biz Yoketcez Galiba xD
İf You Can Dream İt, You Can Do İt..
Cevapla

“Seyir Defteri” sayfasına dön